Diyanet İşleri Başkanlığına Prof. Dr. Ali Erbaş Yeniden Atandı

Resmi Gazete’de yayımlanan karara göre Diyanet İşleri Başkanlığı görevini yürüten Prof. Dr. Ali Erbaş yeniden Diyanet İşleri Başkanlığı görevine atandı.

Diyanet İşleri Başkanlığına Prof. Dr. Ali Erbaş Yeniden Atandı

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın imzası ile Resmi Gazete yayımlandı.

Resmi Gazete’de yer alan atama kararına göre Diyanet İşleri Başkanlığı görevini yürüten Prof. Dr. Ali Erbaş, yeniden Diyanet İşleri Başkanlığı görevine getirildi.

PROF. DR. ALİ ERBAŞ KİMDİR?

1961 yılında Ordu’nun Kabadüz İlçesi Yeşilyurt Köyünde doğdu. İlkokulu Yeşilyurt Köyü İlkokulunda okudu. 1980’de Sakarya İmam-Hatip Lisesi’nden, 1984’de ise Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nden mezun oldu.

1982-1993 yılları arasında Diyanet İşleri Başkanlığı İstanbul Fatih Müftülüğüne bağlı çeşitli camilerde din görevlisi olarak vazife yaptı.

Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesinde 1987’de Tefsir Anabilim Dalında “Kur’an’daki Tekrarlar” isimli teziyle Yüksek Lisansını, 1993’te ise Dinler Tarihi Anabilim Dalında “İlâhî Dinlerde Melek İnancı” isimli teziyle doktorasını tamamladı.

1988-1990 yılları arasında İstanbul Haseki Eğitim Merkezinde Master ve Doktora öğrencileri için açılan ihtisas kursuna devam etti.

1993 yılında Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dinler Tarihi Anabilim Dalı’na Yardımcı Doçent olarak atandı. 1994 yılı Temmuz ve Ağustos aylarında Paris’te Centre George Pompidou ve Sorbonne Üniversitesi kütüphanelerinde Dinler Tarihi ve Din Bilimleri alanında araştırmalar yaptı. Daha sonra 1996-1997 öğretim yılının başından itibaren bir yıl boyunca Strasbourg Beşerî Bilimler Üniversitesinde misafir öğretim üyesi olarak alanıyla ilgili araştırmalar yaptı.

1997-1998 öğretim yılı başında yurda döndü ve Kasım 1998’de Doçent, Ocak 2004’de Profesör oldu.

1993-2006 yılları arasında Dinler Tarihi Anabilim Dalı Başkanlığı ve yine aynı tarihler arasında Felsefe ve Din Bilimleri Bölüm Başkanlığı yaptı.

1997-2002 yılları arasında 5 yıl Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dekan Yardımcılığı, 2006-2011 yılları arasında iki dönem aynı fakültenin Dekanlığını yürüttü. 2003-2011 yılları arasında Sakarya Üniversitesi’nde Senato Üyesi, 2006-2011 yılları arasında ise aynı üniversitede Yönetim Kurulu Üyesi olarak görev yaptı.

2011 yılında Diyanet İşleri Başkanlığı Eğitim Hizmetleri Genel Müdürlüğüne atandı.

Prof.Dr. Ali Erbaş 08 Haziran 2017 tarihi itibariyle Yalova Üniversitesi Rektörlüğüne atandı.

17.09.2017 Tarihinde, 15.08.2017 Tarihli ve 2017/10822 Sayılı Kararname ile Diyanet İşleri Başkanlığı’na atandı.

Güncelleme Tarihi: 17 Eylül 2021, 00:14
YORUM EKLE
YORUMLAR
Günaydın
Günaydın - 1 ay Önce

GÜNAYDIN GÜNAYDIN GÜNAYDIN GÜNAYDIN GÜNAYDIN GÜNAYDIN GÜNAYDIN GÜNAYDIN GÜNAYDIN GÜNAYDIN GÜNAYDIN GÜNAYDIN GÜNAYDIN GÜNAYDIN GÜNAYDIN GÜNAYDIN GÜNAYDIN GÜNAYDIN GÜNAYDIN GÜNAYDIN GÜNAYDIN GÜNAYDIN GÜNAYDIN GÜNAYDIN GÜNAYDIN GÜNAYDIN GÜNAYDIN GÜNAYDIN GÜNAYDIN GÜNAYDIN GÜNAYDIN GÜNAYDIN GÜNAYDIN GÜNAYDIN GÜNAYDIN GÜNAYDIN GÜNAYDIN GÜNAYDIN GÜNAYDIN GÜNAYDIN GÜNAYDIN GÜNAYDIN GÜNAYDIN GÜNAYDIN GÜNAYDIN GÜNAYDIN GÜNAYDIN GÜNAYDIN GÜNAYDIN GÜNAYDIN GÜNAYDIN GÜNAYDIN GÜNAYDIN GÜNAYDIN GÜNAYDIN GÜNAYDIN

emre
emre @Günaydın - 1 ay Önce

başkan , murat , ethem , kral 23 , utanmaz nicklerlyie yorum yapan beylerin yorumlarını begenmeyenler net şekilde cumhuriyet düşmanıdır.İskiliplinin dürizzade abdullahın taraftarıdır.Atatürk olmasaydı Ayasofyada çan çalacaktı diyen birinin yorumunu beğenmeyen net şekilde Atatürk düşmanıdır.diyanet işlerine gelecek olursak..kendisi sayesinde milyonlarca kişi ateist ve deist oldu.diyanetin islam diniyle uzaktan yakından ilgisi yok." dinimizi tanıtıyor " diyenlerinde dinden haberleri yok.ayrıca burada dinden imandan bahsedip ahlak kırıntısı olmayanlar gerçekten de çok komik.tarih bilinci olan sorgulayan düşünen doğrunun yanında olan hemşerilerime saygılarımı sunuyorum.

Başkan
Başkan @Günaydın - 1 ay Önce

DİB başkanı önce şunu sorgulamalı. Mühafazakar, İslamcı bir yönetimde ülkede gençler arasında deizm ve ateizm neden arttı. Neden İslam inancı popüler hale gelmiyor. Acaba bunda gerçek İslamı tahrif edenlere karşı mücadele edilmemesinin de bir ekskliği yokmu. Cami hocalwrının çoğu konuşmayı beceremiyor, iknw kabiliyetleri yetersiz..Adamcılık diyanette dahi had safhada. Bu kurum bu gidişle nasıl hizmet edecek kii...edemiyorda zaten

Ödüllll
Ödüllll - 1 ay Önce

Atamıza hareket eden bu şahış ödüllendirildi. Yazıkkkkkk

Ethem Gülbay
Ethem Gülbay @Ödüllll - 1 ay Önce

Ülkemizi kurucusu Atatürk’den hiçbir hutbesinde övmeyen adam. Olsun bunların gideceği günler sayılıdır. Atatürk olmasaydı şehrimizin dini büyüğü papaz sarkisyandı

Murat
Murat @Ödüllll - 1 ay Önce

"İftiracılar" rumuzlu kişi, Ali Erbaş Ayasofya açılışında, "Fatih Sultan Mehmet Ayasofya'yı cami olması için vakfetti. Bizim inancımızda vakıf malı dokunulmazdır, dokunanı yakar! Vakfedenin şartını çiğneyen lanete uğrar" dedi.

Ayrıca, vakfiye konusunda da Tarihçi Murat Bardakçı şöyle diyor: "Bu vakfiyede böyle bir şey yok. Adamcağızın aklına bile gelmez caminin müze haline gelmesi veya ibadete kapatılması. Vakfiyede Ayasofya ile ilgili geçen her şey oraya harcanacak paralarla ilgilidir. Lütfen yalan yanlış şeylere inanmayın. Vakfiye sadece Ayasofya vakfiyesi değil. Dünya kadar gayrimenkul, araziler var. Bunların paralarının nereden karşılanacağı yazıyor. Bu vakıf şartlarına uymazsanız diyor Fatih."

Ayasofya’yı müze yapma kararı alan Mustafa Kemal Atatürk ve Cumhuriyetin kurucuları hedef alınmıştır. "Dünyanın neresinde o ülkenin ibadethanesi müzeye çevrilmiştir" demişsin. Öte yandan, "Türkçe okudu, ne var bunda?" demişsin. İşinize geldiği zaman ayetleri ve dini Türkçe okuyorsunuz, işinize gelmeyince de "Atatürk ezanı Türkçe okuttu" deyip saydırıyorsunuz. O ki "Türkçe okudu, ne var bunda?" diyebiliyorsun, Türkçe ibadete, Türkçe ezana da karşı gelmeyeceksiniz. Zira burası Türkiye Cumhuriyeti. Türkçe konuşulması kadar normal bir şey yok.

Atatürk, İstanbul'u ve Ayasofya'yı işgalden kurtardı. Ayasofya'yı tamir ettirdi, korudu. Atatürk'ün önderliğindeki Kurtuluş Savaşı kaybedilmiş olsaydı İstanbul'a vizeyle girecek, Ayasofya'nın tepesindeki çanı seyredecektiniz.

"Türklerin İstanbul'dan atılması” ve “Ayasofya'nın yeniden kilise yapılması” gibi emperyalist planları Atatürk bozdu. Atatürk'ün önderliğinde kazanılan Kurtuluş Savaşı ve sonrasında imzalanan Lozan Antlaşması sayesinde İstanbul, Boğazlar ve Ayasofya kurtarıldı…

Ayasofya'ya çan takacaklardı!

İstanbul, 13 Kasım 1918'de fiilen, 16 Mart 1920'de de resmen işgal edildi. İşgal kuvvetleri, İstanbul'daki bütün devlet dairlerine el koydular, İstanbul'un yönetimini fiilen ele geçirdiler. İstanbul, 5 yıl işgal altında kaldı.

İstanbul işgal edildikten sonra Yunanistan, Fener Rum Patrikhanesi ile birlikte Ayasofya'yı camiden kiliseye dönüştürmek için çalışmalara başladı.

Yunan Kralı Konstantin, Venizelos gibi yayılmacı siyasilerle birlikte “Büyük Yunanistan”ı kurmak için “Megola İdea” düşüncesini hayata geçirmeyi düşünüyordu. İstanbul'daki Rum Patrikhanesi de “Megola İdea” için çalışıyordu. Bu düşüncenin en önemli sembolü ise Ayasofya'ydı.

Ayasofya, 537-1453 arasında kilise, 1453-1934 arasında cami, 1934'ten beri de müze olarak kullanıldı. Dolayısıyla yaklaşık 1000 yıl kilise, 500 yıl ise cami olarak hizmet veren Ayasofya, toplamda yaklaşık 1500 yıllık, Hıristiyan-Müslüman ve Bizans-Osmanlı “ortak kültür mirası” durumundadır.

Fatih Sultan Mehmet, 1453'te İstanbul'un fethinden sonra “fethin sembolü” ve “kılıç hakkı” mantığıyla ve cami ihtiyacını karşılamak için Ayasofya'yı kiliseden camiye çevirmişti.

16 Mart 1920'de İngilizler, İstanbul'u resmen işgal ettiler. 1923 sonlarına kadar devam eden o işgal sırasında Yunanistan'ın isteği ile İngilizler, bir ara Ayasofya'yı, “çan” takıp kiliseye çevirmeyi düşündüler. Ancak hem Türk kamuoyunun baskısı hem de Hindistan Müslümanlarının tepkisiyle karşılaştılar. Atatürk'ün başkomutanlığında Milli Mücadele'nin kazanılmasıyla Ayasofya'nın kilise olması önlendi.

Ayasofya, Cumhuriyet ilan edildikten sonra, 1923-1934 arasında cami olarak hizmet vermeye devam etti. Hatta Atatürk'ün 1932'de dinde Türkçeleştirme çalışmalarını gerçekleştirdiği camilerden biri de Ayasofya'ydı.

Ayasofya'nın müzeye dönüştürülme nedenleri:

Atatürk, 20. Yüzyılda, Ayasofya'ya, “kılıç hakkı” mantığıyla değil, “uygarlık eseri” gözüyle baktı. Atatürk, Ayasofya'ya “dinsel bir fanatizmle” değil, “kültürel bir bütünsellikle” yaklaştı; Ayasofya'yı cami ve kilise olmasının ötesinde “insanlığın ortak kültür mirası” olarak gördü.

Ayasofya'nın müzeye dönüştürülme kararının arkasında Atatürk Cumhuriyeti'nin yeni tarih görüşünün, yeni insan modelinin ve yeni uygarlık algısının izdüşümleri vardır. Bu bağlamda Atatürk Anadolu'daki bütün uygarlıklara Türkiye tarihinin bir parçası olarak sahip çıkmış, o uygarlıkları açığa çıkarmak için kazılar yaptırmış, o uygarlıkların gün ışığına çıkarılan eserlerini sergilemek için de müzeler kurdurmuştu. Ayasofya'nın müzeye dönüştürülmesi de bu yaklaşımın bir eseriydi. Atatürk, nasıl ki Anadolu'da Hitit, Frig, Lidya, İyon vb. Anadolu uyarlıklarının eserlerini sergilemek için birçok ilde arkeoloji müzeleri, Ankara'da bir Etnografya Müzesi'ni kurdurmuşsa, Osmanlı eserlerini sergilemek için İstanbul'da Topkapı Sarayı Müzesi'ni kurdurmuşsa, Bizans ve Osmanlı eserlerini sergilemek için de İstanbul'da Ayasofya Müzesi'ni kurdurmuştu.

Ayasofya'nın 1934'te müzeye dönüştürülmesi, herhangi bir dış baskıyla değil, doğrudan doğruya Atatürk'ün özgür iradesiyle verdiği bir karardır. O günlerde Türk-Yunan dostluğunu güçlendirildiği ve Balkan Antantı'nın kurulduğu doğrudur, ancak Ayasofya'nın Türk-Yunan dostluğu ve Balkan Antantı için verilen bir “taviz” olduğu yalandır. Atatürk bu kararı, birilerinin baskısıyla veya birilerini memnun etmek için vermedi. Atatürk bu kararı, tamamen kendi “hümanist” ve “barışsever” dünya görüşü, “bütünsel ve derinlikli” tarih anlayışı ve “insanlığın ortak kültür mirasına” katkıda bulunma isteğiyle verdi.

Falih Rıfkı Atay şöyle diyor: “Ayasofya doğrudan doğruya Atatürk'ün emri üzerine müzeye çevrilmiştir. Atatürk, tarih ve sanat değerini düşünerek Ayasofya'yı müze yapmıştır. Yanında idik. O yapmıştır, hükümet değil. Asla Yunanlıyı düşünerek yapmamıştır.” (Falih Rıfkı Atay, Atatürk Ne İdi, s. 49,50, 138)

Ayasofya'nın müze olma süreci

Ayasofya, birden bire değil, 1931-1934 yılları arasında 4 yıl devam eden bilimsel, sanatsal çalışmalardan sonra müze oldu.

Cumhuriyet hükümeti, 1929'da Sultanahmet Camii'ni restore ettiriyordu. Atatürk, 7 Eylül 1929, saat 11.30'da Sultanahmet Camii'ne giderek caminin onarımı hakkında bilgi almış, bu tarihi caminin süratle ve en iyi şekilde onarılmasını istemişti. Atatürk oradan Ayasofya Camii'ne geçmiş, orada da incelemelerde bulunmuştu. Atatürk, bu ziyareti sırasında Ayasofya'nın harap halini görmüş ve yetkilileri uyarmıştı. İşte Atatürk'ün bu ziyaretinden sonra Ayasofya'nın hem restorasyonuna hem de sanatsal ve tarihsel değerini açığa çıkaracak bilimsel çalışmalara başlandı. Böylece Ayasofya'nın müze olma süreci de başlamış oldu.

7 Haziran 1931 tarihli ve 11195 sayılı “Gazi Mustafa Kemal” imzalı Bakanlar Kurulu Kararnamesi ile Amerikan Bizans Enstitüsü'nün kurucu müdürü Amerikalı Arkeolog Prof. Thomas Whittemore'a, Ayasofya'da sıvaların altında kalan mozaikleri çıkarma izni verildi. Prof. Whittemore, Uzman Mimar Macit Bey eşliğinde 1931'de mozaikleri gün yüzüne çıkarmaya başladı. Prof. Whittemore mozaik çalışmalarını sürdürürken Prof. Schneider de Ayasofya dışında yaptığı kazılarla 415'te yapılan binanın kalıntılarını ortaya çıkardı.

14 Kasım 1932'de Yunus Nadi, Cumhuriyet'te “Ayasofya'nın Mozaikleri: İlme Hürmet Lazımdır” başlıklı yazısında Ayasofya'dan “insani ve tarihi bir abide” olarak söz etmişti. Yunus Nadi şöyle demişti: “Amerikalı âlim mozaikleri temizlerken biz de etraftaki atıkları kaldırarak insanlığa olduğu kadar memleketimize de şeref olan bu yüksek medeniyet eserini Türklüğe de şeref verecek bir vaziyete dönüştürmüş olalım. Bize düşen vazife budur, onun karşısında bize yakışabilecek fikir ve hareket budur. Artık Ayasofya dini bir mabet olmaktan ziyade insani ve tarihi bir abidedir.” Aynı gün yine Cumhuriyet'te Halil Ethem Bey'in, Ayasofya mozaikleri için “Bunlar artık dini değil, yalnız ilmi mahiyeti haiz, yüksek kıymetli eserler” diye bir beyanatı yayınlanmıştı. Yunus Nadi'nin bu yazısı, Halil Ethem'in bu beyanatı, Ayasofya'nın gerçekten de “insanlığın ortak kültür mirası” yaklaşımıyla müze yapılacağını gözler önüne sermektedir.

Böylece bir taraftan restorasyon, mozaik ve kazı çalışmaları devam ederken diğer taraftan da Ayasofya'nın müze olması gündeme geldi. Çünkü Ayasofya'da yapılan çalışmalarla ortaya çıkarılan Bizans eserlerinin, Hıristiyanlık temalı mozaiklerin sergilenmesi gerekiyordu. Aksi halde cami olarak kullanılan bir yapıda bu tür sanat eserlerini ortaya çıkarmanın bir anlamı yoktu. Ayasofya'da gün yüzüne çıkarılan paha biçilmez sanat eserlerini (mozaik vb.) sergilemenin tek yolu orayı müzeye dönüştürmekti.

Atatürk, Milli Eğitim Bakanı Abidin Özmen'den bir komisyon kurup bu konuda çalışma yapmasını istedi. Abidin Özmen de İstanbul Müzeler Müdürü Aziz Ogan başkanlığında bir komisyon kurdu. Bu komisyon Ayasofya'nın müze olması hakkında bir rapor hazırladı. Bu rapor doğrultusuna Ayasofya müzeye dönüştürüldü.

24 Kasım 1934'te müzeye dönüştürülen Ayasofya, 1 Şubat 1935'te 11 kuruş giriş ücretiyle ziyarete açıldı.

Kararnamedeki imza meselesi:

Ayasofya'yı müzeye dönüştüren 24 Kasım 1934 tarihli Bakanlar Kurulu Kararnamesi'ndeki imzanın Atatürk'e ait olmadığını iddia edenler var. Onlara göre birincisi, kararname çıktığında henüz Atatürk'e soyadı verilmemişti! İkincisi, kararnamedeki imza Atatürk'ün klasik imzasına benzemiyor ve bu imzaya başka hiçbir yerde rastlanmıyor! Ancak her iki iddia da temelsizdir. Birincisi, Meclis tutanaklarına göre Atatürk'e soyadı Ayasofya Kararnamesi'nin çıktığı gün, 24 Kasım 1934'te verildi. Belli ki Atatürk, soyadını aldığı gün “Atatürk” soyadıyla ilk resmi imzasını bu kararnameye attı. İkincisi, Atatürk, soyadını almadan 15 gün önce, “Atatürk” imzasını gayri resmi olarak kullanmaya başlamıştı. 8 Kasım 1934 tarihinde Naim Hazım Bey'e, “Ülkü Onat” soyadını verirken de Ayasofya Kararnamesi'nde görülen o imzayı kullanmıştı. Dolayısıyla Atatürk'ün Ayasofya Kararnamesi'ndeki imzasının başka bir belgede olmadığı doğru değildir. Bu iki imzanın, Atatürk'ün kısa süre sonra kullanmaya başlayacağı o klasik Atatürk imzasına benzememesi ise çok doğaldı. Çünkü Atatürk daha yeni soyadı almıştı ve henüz imzası hamdı, oturmamıştı; o bildiğimiz klasik imza şeklini almamıştı.

Ayasofya Kararnamesi'nin Resmi Gazete'de yayımlanmamasına gelince, kimi vakıf eserlerinin kuruluş amacı dışında sosyal ve kültürel amaçlar için kullanılmasına izin veren kararnameler Resmi Gazete'de yayınlanmayabilir.

Ayrıca 1934'te Atatürk sapasağlamken, iç ve dış politikada önemli kararlar alırken, kültür işlerine, özellikle müzelere çok büyük önem verirken, dahası Ayasofya'nın müze yapılması için bizzat bir komisyon kurdurmuşken, Atatürk'ün imzasını taklit ederek bir Bakanlar Kurulu kararı çıkarıp Atatürk'ten habersiz Ayasofya'yı müze yapmak neyin nesidir? Bu mümkün müdür Allah aşkına? “Bu kararname Atatürk öldükten sonra hazırlandı!” demek de mantıksızdır. Çünkü Ayasofya, basın haberlerinden de rahatlıkla görüldüğü gibi, Atatürk öldükten sonra değil, Atatürk sağken, 1934'te müze yapıldı. Hatta Ayasofya Müzesi açıldıktan 5 gün sonra, 6 Şubat 1935'te Atatürk gidip Ayasofya Müzesi'ni gezdi. Dolayısıyla aslında bu kararnamenin sahte olup olmamasının pek bir anlamı yoktur. Bu kararname hiç olmasa bile Ayasofya'nın 1934'te Atatürk tarafından müze yapıldığı gerçeği değişmez.

'Ayasofya'nın bir kısmı müze yapıldı, bir kısmı cami olarak bırakıldı!' iddiası da gerçek dışıdır. Başlangıçta bu durum tartışılmış, ancak daha sonra Ayasofya'nın tamamıyla Bizans-Osmanlı Eserleri Müzesi olmasına karar verilmişti. (Hâkimiyeti Milliye, 8 Eylül 1934)

Atatürk'ün 1930'larda, faşizm çağında “insanlığın ortak kültür mirası” mantığıyla Ayasofya'yı müze yapması, onun aynı zamanda çağını aşmış bir “kültür, sanat ve barış insanı” olduğunu gösteren nadide bir örnektir."

Alıntıdır (Kaynak: Tarihçi Sinan Meydan)

Iftiracılar
Iftiracılar @Ödüllll - 1 ay Önce

Atanıza hakareti neresinden çikardınız acaba? Adam ayeti Türkçe okudu niye uzerinize alındıniz? Şerefi olan atatürke tek halaret cümlesi agzindan çiktiğina dair bir ispat gostersin . Ezanı Türkce okutup biz kuranın Türkçesini okuyoruz diyen bazılarına cami mederese kapatmanın günahinı bildiren ayeti Türkçe anlattı ne var bunda? Ayrica hani bazilariniz atammm kapatmadı diyordu niye ozaman bu ayeti atanızın uzerine alindınız? Ayrıcaaaa Dünyanın neresinde o ülkenin ibadet hanesi muzeye cevrilmiştir? Valla Ali hoca ayeti okudu biz bilemeyiz tabi kim yapmişşa cezasını çeksin

Kral 23
Kral 23 - 1 ay Önce

Ata olmassydı din ya da türkiye olmazdı anadolu italyan fransız yunan işgali olacaktı akp iti neyin hocssı bu atatürk lsiklik neden seçti dinsizlik değil lalklil din ve devletin işlerien karışmamssı o yüzden vardır

Akp
Akp - 1 ay Önce

Allah erdoğandan razı olsun işini aşk ile yapıp dinini iyi tanıtan bir hocamızın görevini uzattı sayın hocam kılıcınız keskin olsunki havlayanlara sokunca acısını hissedebilsinler :)

erol
erol @Akp - 1 ay Önce

Beyefendi akp adıyla yorum yapan bu kişiyi muhattap almanıza gerek yok.Kendisi siyasal islamı,Emevi dini savunucusu,ahlaka ihtiyaç duymayan,kelimelerinden sevimsizlik ve kötülük akan birisi.Tarih bunları yazıyor.

utanmaz
utanmaz @Akp - 1 ay Önce

Sizler nasıl adamlarsınız, Atatürk'e hakaret eden bu zavallı adam, bulunduğu makam Atatürk'e ve bu uğurda şehit ve gazi olan kişilere borçlu olduğunu bilmeyecek kadar nankördür. Ne mutlu TÜRKÜM diyene.

Huzeyfe
Huzeyfe - 1 ay Önce

Hayırlı ve Mübarek olsun.Ortada dolaşan necaset firkasina karşı ALLAH iştiyakını artırsın.Amin.

er..
er.. @Huzeyfe - 1 ay Önce

mübarek olsun sana huzeyfe.tamda sana layık birisi.umarım başınızdan eksik olmaz.


SIRADAKİ HABER

banner103

banner109